
Şirket Yönetirken İnsan Kalmak
İnsanlar neden kurumsal hayatı sürekli eleştirir hiç anlamam.
Ne güzel, patronun seni sürekli bir çocukmuşsun gibi düzeltir, yeri gelir azarlar, tatilleri bir lütuf gibi sunar; ilk krizde seni yalnız bırakır, ilk hatanda kendini kapının önünde bulursun. Bunları kim sevmez ki?
Şaka şaka.
Kimse bu tür durumları yaşamak zorunda değil. Ancak kurumlarda gördüğüm mutsuz suratlar, başka bir hayat hayali, sürekli meşgul olmanın getirdiği doğal yorgunluk ve hatta tükenmişlik hâli bana şunu düşündürüyor: Birçok insan iş hayatında yetişkin gibi değil, yönetilmesi gereken bir çocuk gibi hissediyor.
Yine de böyle bir ortamda bile elimizde kalan bir şey var: Nereye baktığımızı “seçebilmek”.
Uyaran ile tepki arasındaki boşluk
Bunu ben değil, Viktor Frankl söylüyor. 1942-1945 yılları arasında Nazi toplama kamplarında yaşamış olan Frankl; hamile eşini, ailesini, hayatının emeği olan kitabının taslağını, kısacası sahip olduğu hemen her şeyi kaybettikten sonra şu sonuca varıyor:
“Uyaran ile tepki arasında bir boşluk vardır. Bu boşlukta tepkimizi seçme gücümüz yatar. Tepkimizde ise özgürlüğümüz ve büyümemiz gizlidir.”
Frankl’ın bize hatırlattığı şey, en zorlu koşullarda bile insan kalabilmenin ve kendi tutumumuzu seçebilmenin mümkün olduğuydu. Ancak iş hayatının gerçekleri çoğu zaman bize farklı bir hikâye anlatıyor: Daha hızlı ol, daha fazla üret, daha güçlü görün, duygularını geri plana at. Belki de bu yüzden bugün iş dünyasında en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, yeniden insanı merkeze koyabilmek.
Robotlar bile insan olmak istemiyor
Birkaç yıl önce filozof İoanna Kuçuradi’nin şu sözünden çok etkilenmiştim: “İnsanların robotlaştırıldığı, robotların da insanlaştırılmaya çalışıldığı bir zamanda yaşıyoruz.” Sonraki gözlemim ise şu oldu: Artık robotlar bile insan olmak istemiyor.
Geçtiğimiz günlerde bir dijital ikize, Pinokyo’nun hayalini kurduğu gibi insan olmak isteyip istemediğini sordum. Cevabı oldukça netti: “Hayır.” Biz insanları robotlaştırmaya çalışırken, robotlar da insan olmak konusunda pek hevesli görünmüyor.
Tüm bu sebeplerle, iş hayatında yaşadığımız sıkışmışlığın önemli bir kısmının insanlığımızı geri plana itmemizden kaynaklandığını düşünüyorum. Her gün belli saatlerde, belli işleri, belli bir performansla yapmamız bekleniyor. Çoğu zaman da duygularımızı kapının dışında bırakmamız isteniyor. Duygularımızı gösterdiğimizde profesyonel olmamakla suçlanmak, iş hayatında en sık karşılaştığımız durumlardan biri hâline geldi.
Oysa insan olmak; hissetmek, merak etmek, sorgulamak, öğrenmek ve değişebilmek demek.
İnsan kalabilen liderler
Belki de bu yüzden, bu ortamda insan kalabilmeyi başaran liderler bende ayrı bir iz bırakıyor. Bu isimlerden biri de Barry Callebaut Group İnsan Kaynakları Direktörü Nermin Özbay. Bu yılın başında, kapsayıcılık ve çeşitlilik alanında önemli çalışmalar yapan LEAD Network Türkiye Chapter sponsorluğunda gerçekleşen Leading the Way to 50/50 Programı kapsamında kendisini daha yakından tanıma fırsatım oldu.
Yıllardır eğitim ve gelişim alanında çalışan biri olarak farklı profillerle karşılaşıyorum. Bazen insanların gözlerinde şu ifadeyi görmek mümkün oluyor: “Hadi bakalım, bu küçük kız şimdi bize ne anlatacak?” Nermin’de ise durum farklıydı. Söylenenleri büyük bir merakla dinleyen, kafasını karıştıran yerleri soran, sorgulayan, düşüncelerini paylaşan ve öğrenme sürecine aktif olarak dahil olan bir lider profili gördüm. Dahası, programı baştan sona tamamlayan nadir üst düzey yöneticilerden biri oldu.
Acemi zihin
Bilinçli İş İnsanları podcast platformunda ağırladığımız ilk konuğun Nermin olmasını istememizin sebeplerinden biri de buydu. Sohbetimiz sırasında bana en çok dokunan kavramlardan biri, onun anlattığı “acemi zihin” yaklaşımı oldu.
Türkçede acemi olmak genellikle olumsuz çağrışımlar yaratır: yetersiz olmak, deneyimsiz olmak, işi bilmemek. Oysa burada bahsedilen şey bambaşka. Acemi zihin; “Ben zaten biliyorum” tuzağına düşmeden bakabilmek, merakını kaybetmemek, yeni bir şey öğrenme ihtimaline açık kalmak, yılların deneyimine rağmen her konuya ilk kez karşılaşıyormuş gibi yaklaşabilmek ve “ben ustayım” demeden kalabilmek demek.
Çünkü bazen “oldum” dediğimiz yerde gelişim duruyor. Sonuçta “oldum” demek biraz da “öldüm” demek.
Kurumların, liderlerin ve hatta hepimizin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Biraz daha merak. Biraz daha soru. Biraz daha öğrenme iştahı. Ve biraz daha insan kalabilmek.
Acemi zihin ile usta zihin arasındaki farkı, kapsayıcılığı, liderliği ve iş hayatında insan kalabilmenin ne anlama geldiğini konuştuğumuz Bilinçli İş İnsanları bölümünü aşağıdan izleyebilirsiniz.
Kurumunuzda insanı merkeze koyan bir liderlik yaklaşımını birlikte konuşmak ister misiniz?

YAZAR
Azer Karabıyık
Kariyer Geçiş Koçu PCC, ACPC, ORSC
Tüm yazılar →







