
Yapay Zekâ “Kusursuz Bir Arkadaş” mı?
“Yine mi yapay zekâ?” Bu bölüme başlarken izleyenlerin aklından bunun geçebileceğini biliyorduk. Katıldığım birçok zirvede de ilk tepki genelde bu oluyor: “Hep aynı şey.” Evet, aynı şey; ama ona ilk kez duyuyormuş gibi, başlangıç zihniyle ve merakla bakınca ne oluyor? Bilinçli İş İnsanları’nın bu bölümünde yapay zekâya iki film üzerinden baktık: Netflix’teki Companion (Türkçe adıyla Kusursuz Arkadaş) ve Steven Spielberg’in A.I. Yapay Zekâ’sı. (Yazı her iki film için de spoiler içeriyor.)
İnsana çok benzeyen ama tam olamayan
Robotikte sık konuşulan bir his var: İngilizcede “uncanny” denen tekinsizlik. Bir şey insana çok benzeyip bir noktada tam olamadığında, mimikleri ya da jestleri birebir taklit edemediğinde içimizde bir huzursuzluk uyanır. Companion’ı asıl ürkütücü kılan da bu: Bu his ortadan kalktığında, yani robot bütün ifadeleri kusursuzca taklit edebildiğinde, aradaki farkı nasıl anlayacağız?
Sorumluluk nerede başlıyor?
Companion’da bir adam kendine, robot olduğunu bilmeyen bir “aşk robotu” yaratıyor. Film ilerledikçe iki soru öne çıkıyor. Birincisi sorumluluk: Bir cinayette bıçağı robotun cebine koyan, planı önceden yapan kişi “ben öldürmedim” diyebilir mi? Yapay zekâda insanın sorumluluğunun sınırı nerede? İkincisi her şeyi kontrol etme arzumuz: Sevgiye, bir eşe ihtiyaç duyduğumuzda onu da kendimiz yaratmak istiyoruz. İşler yolundayken “her şeyi ben yönetirim” kibri bizi oldukça distopik bir yere götürüyor.
Filmde robotun duygularını ayarlayabildiğiniz bir panel var; öfkesini artırıp zekâsını sıfıra indirebiliyorsunuz. Bir bilgisayar oyununda bunu hissetmezsiniz, ama karşınızda düşünen, konuşan, acı çektiğini gösteren bir varlık varsa ciddi bir etik sorunla karşı karşıyayız. Bizi asıl korkutan da insanın karanlık tarafını yarattığı bu “süper oyuncaklar” üzerinde kullanma ihtimaliydi.
Yüzüne bakamadığın şeye her şeyi yapabilirsin
Burada Levinas’ın “yüz yüze” etiği akla geliyor: Bir insanın yüzüne baktığınızda kendi sorumluluğunuzu, kırılganlığınızı ve insanlığınızı görürsünüz; bu yüzden ona her şeyi yapamazsınız. Yüzüne bakamadığınız, onu insan olarak göremediğiniz noktada ise her şeyi yapabilirsiniz; karşınızdaki ister insan ister robot olsun. Black Mirror’daki, askerlerin öldürecekleri insanları lensler sayesinde böcek olarak gördüğü bölüm de, Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” da aynı yere işaret ediyor. Bu konuları hukuken ele almaz ve önlem almazsak, insanlar sorumluluğu “robot kontrolden çıktı” diyerek kolayca başkasına atabilir.
Kusursuz arkadaş, kusurlu ilişki
Danışanlar artık terapistlerine “ChatGPT’ye anlattım” diyebiliyor. Elbette kullanılabilir; ama duygularını yönettiğin, belirsizliğini ve tekinsizliğini ortadan kaldırdığın bir “öteki”yle kurduğun iletişim insana ciddi zarar verebilir. Çünkü biz kendimizi başkalarının gözünde, onlarla birlikte var olduğumuz dünyada kurarız. Karşımızdaki herkes kontrol ettiğimiz bir yapay zekâ olduğunda, başkasının gözünde kendimizi görüp kendimize dönme döngüsü kırılır.
Bu yüzden Türkçe adı “Kusursuz Arkadaş”ı daha da anlamlı buldum. Neden kusursuz? Çünkü her şeye sen karar verebiliyorsun. Ama ilişki bu değil. Var olabilmek, bir şeyler inşa edebilmek için o kusura ihtiyacımız var. Terapötik süreçte de en önemli şey terapistle kurulan ilişkidir; o ilişki, kişinin hayatındaki bütün ilişkilerin bir yansımasıdır. İnsan dokunuşu olan her şeye yapay zekâyı doldurmayı bırakmalıyız.
İyi niyetle başlayan bir hikâye
Spielberg’in A.I.’ı ise tamamen iyi niyetle başlıyor: Çocuğunu kaybeden ailelere, yas tutabilsinler ve hayata yeniden katılabilsinler diye bir çocuk robot. Bir bilim insanı soruyor: “Peki insan robotu sevmezse? İstemezse?” Film, robot da olsa bu sorumluluktan ve karşılıklılıktan kaçamayacağımızı anlatıyor. Pinokyo gibi gerçek bir çocuk olmak isteyen robot, bütün film boyunca Mavi Peri’yi arıyor. Kontrolümüzde yarattığımız şeylerin etkisi ve doğuracağı sonuçlar hâlâ bizim sorumluluğumuz.
İnsan olmaktan neden bu kadar kaçıyoruz?
Acıdan, üzüntüden, yastan bu kadar kaçmaya çalışıyoruz. Oysa çok mutlu olmak istiyorsak çok üzülmeyi de göze alabilmeliyiz; bir şeyi derinden yaşayabilmek, her duyguyu kucaklayabilmek demek. Kaybettiğimiz birinin hologramını yaratıp anılarını yeniden yaşamak gibi fikirler de bu yüzden bizi düşündürüyor: Ölüm varoluşumuzun bir parçası ve o kişiyi tekrar tekrar görmek yas sürecini baltalıyor.
Bu yüzden yapay zekâ konusu aklımda hep aynı soruyu çaldırıyor: Neden insan olmaktan bu kadar rahatsızız? Güç kendini ve insanı sevmeyen ellerde büyüdükçe iyilerin daha cesur olması gerekiyor. İnsan olmak da bir cesaret meselesi; cesaret, yürek, öz… Hepsi aynı kökten.
Sohbetin tamamını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.
Yapay zekâ çağında insan odaklı liderliği ekibinizle konuşmak ister misiniz?

YAZAR
Azer Karabıyık
Kariyer Geçiş Koçu PCC, ACPC, ORSC
Tüm yazılar →







